Hava Savunma Konsepti

23 Mayıs 2016 | millisavunma | Hava Savunma | Yorum yapılmamış

26 Ekim 2015 tarihinde, SETA ile Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) tarafından “Stratejik Hava Savunma Sistemleri ve Türkiye’nin Yol Haritası” başlıklı bir panel düzenlendi. Moderatörlüğünü SETA Güvenlik Araştırmaları Direktörü Doç. Dr. Murat Yeşiltaş’ın yaptığı panele Savunma Sanayii Müsteşarı Prof. Dr. İsmail Demir, MEF Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Kibaroğlu, İzmir Ekonomi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Sıtkı Egeli, ASELSAN Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Kaval ve ROKETSAN Genel Müdür Yardımcısı Dr. Sartuk Karasoy konuşmacı olarak katıldı.

Savunma Sanayii Müsteşarı Prof. Dr. İsmail Demir konuşmasında, Türkiye ve SSM için kendi kendine yeterliliğin çok önemli bir hedef olduğunu ifade etti. Füze savunma sistemlerinin çok komplike teknolojilerin entegre bir şekilde kullanıldığı sistemler olduğunu belirten Demir, balistik füze saldırısına maruz kalınması durumunda tehdit tespitinin hemen ardından çok hassas güdümlü sistemler aracılığıyla tehdidin sınıflandırılması ve imhasının çok kısa bir süre içinde yapılması gerektiğini ifade etti. Demir ayrıca, tehditlerin katmanlaşmasına bağlı olarak daha geniş katmanlı tehditlere karşı koyabilecek teknoloji gelişiminin de en kısa sürede başarılması gerektiğini vurguladı.

MEF Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kibaroğlu konuşmasında, tehdidin niteliği ne olursa olsun herhangi bir tehditle baş etmek için tehdidin en doğru şekilde tespit edilmesi gerekliliğine dikkat çekti. Kibaroğlu, askeri ve balistik nitelikli bir tehdidin tespit, sınıflandırma ve son olarak da imha kabiliyetlerinin en kısa sürede kazanılması gerektiğini ifade etti. Türk Hava Kuvvetleri’nin sahip olduğu mevcut hava savunma sistemlerinin ancak belli seviyedeki tehditlere karşı koyma kabiliyetine sahip olduğunu belirten Kibaroğlu, şu anki imkân ve kabiliyetlerle Türkiye’nin kısıtlı anlamda bir savunma kapasitesinin olduğunu ifade etti. Kibaroğlu, Türkiye’nin füze savunma sistemlerine ilgisinin yeni olmadığını, 1990’lı yıllarda özellikle askeri çevrelerde bu alana bir ilginin olduğunu hatırlatırken, 1991 Körfez Savaşı’nda Patriot füzelerinin isabet oranının % 13 olduğunu ekledi. 1990’lı yıllarda Türkiye ile ABD ve İsrail arasında görüşmeleri yapılan ARROW projesinde ilerleme kaydedilemediğini belirten Kibaroğlu, bunun sebebi hem ABD’li hem de İsrailli yetkililere sorulduğunda iki tarafın da sorumluluğu birbirine attığını ifade etti. Türkiye’nin istenilen noktada olmamakla birlikte geçmişe kıyasla savunma alanında daha iyi bir konumda olduğunu söyleyen Kibaroğlu, Türkiye’nin çevresinde çeşitlenen tehditler sebebiyle yumuşak gücünün arkasına sert gücü de eklemesi gerektiğini vurguladı. Kibaroğlu ayrıca, Batılı müttefiklerin Türkiye’nin füze savunma sistemini Çin’den almaması yönündeki ısrarının anlamsız olduğunu, zira bu ülkelerin kendilerine daha önce defalarca sunulan fırsatları değerlendirmediklerini ifade etti.


İzmir Ekonomi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Sıtkı Egeli konuşmasında, hava savunma sistemlerinin konvansiyonel silah sistemlerinden farklılık arz ettiğini, bu sistemlerin ülkelerin savunma stratejileri ile ‘Grand Strategy’lerinin kesiştiği bir alanda yer aldığını ifade etti. Balistik füzelerin özelliklerine değinen Egeli, bu füzelerin fırlatılmadan önce ve fırlatıldıktan sonra tespitinin çok zor olduğunu, çok hızlı hareket ettikleri için de hedef durumunda olanların reaksiyon sürelerinin çok kısa olduğunu ifade etti. Balistik füzelerin uçuş sürelerinin büyük kısmını uzayda gerçekleştirdiklerini hatırlatan Egeli, bu özelliğin konvansiyonel hazırlıkları anlamsız hale getirdiğini belirtti. Balistik füzelerin bir başka özelliğini daha hatırlatan Egeli, füzelerin menzilleri arttıkça hızlarının da arttığını ve böylece karşı koymanın daha da imkânsız hale geldiğini dile getirdi. Egeli, balistik füze saldırılarına karşı, hava savunma sistemlerine ek olarak özel sensörlere, ilk uyarıyı yapacak, uzayda konuşlu uydu sistemlerine ihtiyaç olduğunu ifade ederek, bu sistemlerin şu an sadece ABD, Rusya ve İsrail’de bulunduğunu hatırlattı. Yeterli teknolojinin olması halinde balistik füzeleri uzayda durdurmanın nispeten daha kolay olduğunu söyleyen Egeli, füze ne kadar erken durdurulursa o kadar geniş bir alana koruma sağlanacağını belirtti. Öte yandan Egeli, balistik füzeler söz konusu olduğunda taarruzun daima savunmadan bir adım önde olduğunu, savunmanın çok daha zor ve maliyetli olduğunu dile getirdi. Son 30 yılda füze savunma sistemlerine 350 Milyar dolar harcayan ABD’li yetkililerin açıklamalarına atıfta bulunan Egeli, bunun en azından mali açıdan kazanılabilecek bir mücadele olmadığını vurguladı. Egeli, Türkiye’nin 1960’lardan beri füze tehdidi altında olduğunu, 300 kilometre ötesinde menzile sahip sistemlerin 1990’larda ilgi alanına girdiğini hatırlattı. İran’ın son yıllarda ürettiği balistik füze menzillerinin 1,100 kilometreyi aştığını hatırlatan Egeli, bu gelişmenin artık yavaş yavaş uzayda engelleme aşamasına geçilmesi gerektirdiğini vurguladı. Egeli ayrıca, Rusya’nın elindeki balistik füzelerin de Türkiye’nin ilgi alanına 2008 yılında girdiğini, çünkü Rusya’nın bu füzeleri Gürcistan’a karşı kullandığını hatırlattı. Egeli son olarak, Türkiye’nin genel hava savunmasının uçaklara dayalı olduğunu, yer konuşlu sistemlerin zayıf olduğunu ve dolayısıyla genel bir zaafın söz konusu olduğunu dile getirdi.

ROKETSAN Genel Müdür Yardımcısı Dr. Sartuk Karasoy sunumunda, füze savunma sistemleri alanındaki teknolojik gelişmeleri bir özetini sunarak bu alandaki teknolojik gelişmelere paralel olarak balistik füze savunma sistemlerinin işlerinin her geçen gün daha da zorlaştığını belirtti. Karasoy, balistik füzelerin teknik bir özelliğine dikkat çekerek füzelerin fırlatıldıktan sonra uçuş sürelerinin büyük kısmında müdahale etmenin mümkün olmadığını ifade etti. Karasoy, SM-3 ve THAAD sistemlerinin NATO çerçevesinde Türkiye’nin erişimine açık olması beklenirken, NATO’nun genel savunma konsepti kapsamında Türkiye’ye biçtiği rol sebebiyle Türkiye’nin bu sistemlere erişim sağlayamadığını hatırlattı. Karasoy, buna bağlı olarak Türkiye’nin “kendi göbeğini keseceği”, Türkiye merkezli bir sistemi geliştirmesi gerektiğini vurguladı. Karasoy ayrıca, Türkiye’nin balistik füze savunma sisteminin yanı sıra daha geniş manada balistik füze savunma kabiliyetini edinebilmesi için stratejik hedefinin uzay olması gerektiğini vurguladı.

ASELSAN Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Kaval, hava ve füze savunma sistemlerini tanıtan bir sunum yaparak ASELSAN ve Türkiye’nin bu alandaki mevcut durumunu değerlendirdi. Kaval, hava ve füze savunma sistemlerinin aslında bir sistemler sistemi olduğunu, birçok sistemin entegre bir biçimde çalıştığını ifade etti. Kaval, hava ve füze savunma sistemleri içerisinde haberleşme alt yapısının, sensör sistemlerinin, silah sistemlerinin ve komuta kontrol sistemlerinin iç içe geçtiği son derece karmaşık yapılar olduğunu hatırlattı. Bu alandaki çalışmalarda aşama kaydedilebilmesi için hemen her aşamada ciddi bir sistem mühendisliği yaklaşımının gerektiğini belirten Kaval, ihtiyaçların doğru tayin edilmesinin son derece hayati olduğunu vurguladı. Kaval ayrıca, T-LORAMIDS sisteminin edinilmesinin Türkiye’nin hava savunma ihtiyacını bütünüyle çözmeyeceğini, bu sistemlerin sayısal olarak da arttırılması, yaygınlaştırılması ve Türkiye’nin tamamının bu sistemlerin koruma kalkanı kapsamına alınması gerektiğini vurguladı.

Panelin soru-cevap kısmında Türkiye’nin füze savunma sistemi ihalesinde mevcut durumun ne olduğu yönündeki soruya cevaben Savunma Sanayii Müsteşarı Prof. Dr. İsmail Demir, ihale sürecinin teklifler ve müzakereler anlamında dinamik bir süreç olduğunu, Türkiye’nin de kendi ihtiyaç ve çıkarlarını göz önünde bulundurarak nihai kararını vermek üzere olduğunu ifade etmiş ve ihalede son aşamaya gelindiğini açıklamıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

code